Bu röportajda Ünal Çağıner, onu çocukluğundan itibaren tanımış en yakınlarından birinin, kardeşinin içten anlatımıyla hatırlanıyor. Anlatı, 1963’te yaşanan göç ve savaş günleriyle başlıyor; henüz üç yaşındayken belleğe kazınan travmaların bir ailenin hafızasında nasıl yer ettiğini ortaya koyuyor.
Ünal Çağıner’in üniversiteye gidişi, yokluk ve belirsizlik içinde verilen büyük bir mücadele olarak aktarılıyor. Ailesinin tüm imkânsızlıklara rağmen onu okutma çabası, ayakkabı tabanlarına saklanan paralarla anlatılan bir fedakârlık hikâyesine dönüşüyor. Ankara’da geçen zorlu yıllar, uzun süre haber alınamaması ve sabırla bekleyen bir annenin umudu, bu yolculuğun duygusal yükünü derinleştiriyor.
Röportaj boyunca Ünal Çağıner’in karakteri adım adım netleşiyor. Üretmeyi seven, çalışkan, sorumluluk duygusu yüksek ve hiçbir zaman geçmişini unutmayan bir insan olarak anlatılıyor. Kazandığını kendine saklamayan, ülkesine yatırım yapmayı ilke edinen ve yaptığı her işte “Kaç kişi buradan ekmek yer?” diye düşünen bir anlayışla hareket ettiği vurgulanıyor.
Bu bakış açısı, Ünal Çağıner’in insanlarla kurduğu ilişkilere de yansıyor. Hayatının hiçbir döneminde kendisini ayrı bir yere koyma ihtiyacı duymadığı, bulunduğu her ortamda insanlarla aynı düzlemde kalmayı tercih ettiği anlatılıyor. Onu tanıyanlar için belirleyici olan, hangi konumda olduğu değil; nasıl davrandığıydı. Yan yana durmayı, birlikte konuşmayı ve paylaşmayı önemseyen bu tutum, Ünal Çağıner’i hem ailesi hem de çevresi için güven duyulan, yakın hissedilen bir isim hâline getiriyordu.
Bu anlatı, Ünal Çağıner’i yalnızca yaşananlar üzerinden değil; geride bıraktığı anlayış, ilişki biçimi ve insanlara temas eden yönleriyle hatırlatıyor. Röportaj, bir hayatın ardında kalan maddi izlerden çok, birlikte yaşananların ve paylaşılan değerlerin kalıcılığına işaret ederek tamamlanıyor.
(0:01 - 0:18)
1963'te hatırlarım abimi. 1963'te doğdum, 1963'de göçmen kaçarken Praskyo'dan Evdime
torbaların arasında kaçırırlardı bizi. Savaş var ve o demek ki belki de 3 yaşında insan
hatırlamaz bir şey diyorum.
(0:19 - 0:33)
Ama o bir travma gibiydi demek ki ve kaldı aklımda 1963'te. Geldik yerleştik evime, ben 3
yaşındayken abim üniversiteye gidiyordu. Lise bitti, üniversiteye gidiyor.
(0:33 - 0:55)
Ben hiç hatırlamıyorum lisede kendisini veya bir evde yaşadığımızı hatırlamıyorum. Onun
savaşta böyle büyük bir evde kavga vardı hatırlıyorum ki abim üniversiteye gitmek isterdi.
Ama savaşta 1963'te izin yok talebeler çıksın üniversiteye gitsin yurt dışına.
(0:55 - 1:11)
Mücahitlik yapmak mecburiyetindeydiler demek ki ve ben bunu unutmadım. Annem de
böyle çok sürekli anlatırdı masal gibi hayatları. Çok çalışkan bir babanın, akıllı bir babanın,
çalışkan üretken bir annenin çocuklarıyız aynı zamanda.
(1:11 - 1:20)
Onlarla gurur duyuyoruz. Zaten bu hepsine geçmiştir o genetik, genler. Hepsinde vardır, bunu
biliyorum.
(1:20 - 1:30)
Başarı hırsı, üretme. Yani sen büyük bir şey üretiyorsun ama ben daha küçüğünü üretiyorum.
Üretmek var, sürekli bir üretme şeyi var içimizde.
(1:31 - 1:41)
Böyle bir babanın çocuğu çok yakıştı yani Ünal abim. 1963'te abimi hazırlarken illaki isterdi
gitsin üniversiteye. Annem de derdi gitme oğlum.
(1:43 - 1:53)
Yollar kapalı, seni koymazlar. Ve babam onu Limasol'da götürdü. Bütün gece de köyümüzün
Ali Usta diye bir kontur acısı vardı.
(1:54 - 2:06)
Telefon yok, parayı nereye koyacağım ben buna da götürsün. 5 lira, 1 lira, 10 şilin, 5 şilin
Kıbrıs parası. Bütün gece Ali dayımız vardı tam evimizin yanında.
(2:06 - 2:23)
Geldi eve, ayakkabının tabanlarına önce 5 liralık, 1 lira, 10 şilin, 5 şilin ve bu şekilde sıraladı iki
ayakkabısının. Bak Ünal gideceksin oraya, sen bu potinlerle yatacaksın. Başka bir şeyin yok.
(2:24 - 2:32)
Ne telefon bizdense para da gelemez. Ne olacağının belli değil Ankara'da. Ve onu kaçırttılar
Limasol'dan.
(2:32 - 2:45)
Laskiye'ye, Laskiye'den de Ankara'ya gitti kendisi. Ama onun hırsıyla, azmiyle illaki okumak
istedi. Ben bunları masal gibi ezberledim.
(2:45 - 2:53)
Çünkü annem sürekli evde anlatırdı. Ben öyle yaşım müsait değildi bunları göreyim. 2 sene
hiç haber gelmedi Ankara'dan abime.
(2:54 - 3:07)
Annem sadece yetinirdi kahve fincanı. Kahve içsin, devirsin. Ve gel kız bir bak bakayım bu
fincanda mektup var mı? Gelecek mi mektup? Kağıt var mı postadan? Ama gelmedi.
(3:08 - 3:15)
Gelmedi. 2 yıldan sonra Ünal abim gitti tıpa girdi. Babam öyle isterdi doktor olasın.
(3:15 - 3:24)
Girdi tıp okudu. 2 sene sonra fakat 1 yıl okudu o tıpı. Dedi ki benim daha 5 tane daha
kardeşim var.
(3:24 - 3:32)
Babam göçmen de oldu. Okutamayacak beni bu kadar uzun 10 sene tıpı. Ben geçeyim Siyasal
Bilgiler Fakültesine.
(3:32 - 3:40)
4 yıldır, 3 yıl daha okuyayım. Döneyim gideyim memleketime diye düşündü abicim. Ama
babamın bundan haberi yoktu.
(3:41 - 3:49)
O geçti siyasala bir baktı tıpı. 2 seneden sonra babam anladırdı. 2. sınıfta geldi mektubu.
(3:49 - 3:57)
Baba ben geçtim şeyden sattım kitaplarımı da verdim arkadaşıma. Malyalı bir arkadaşım. Ve
ben siyasal bilgilerde okuyorum.
(3:58 - 4:05)
Babam buna çok kızdı. Çabuk dön okuluna. Ben seni okutacağım.
(4:06 - 4:17)
Düşünme böyle bir şey. Ama ben baba der 3.ye giriyorum. Zaman, ulaşımsızlık, iletişimsizliği
anlatmaya çalışırım.
(4:17 - 4:26)
Böyle bir zamanda okumak istedi ve okudu. Arkadan anneler babalar çok büyük bir destek.
Bütün anneler babalar gibi.
(4:26 - 4:33)
Benim annem de babam çok büyük destek. Hep çocuklarına tabii ki. Evet 2 seneden sonra
haber aldı.
(4:34 - 4:39)
Kabullendi artık babam. 4 yılda bitirdi. Geldi işinin başına.
(4:39 - 4:47)
Ama her zaman bir ileriyi düşünürdü. Evdimde bir yerimiz vardı deniz kenarında. Ben bunu
çok çok iyi hatırlarım.
(4:48 - 4:54)
Abim söyledi artık ben de büyüdüm. Ta gelsin. Derdi bunu buraya ben yapayım baba.
(4:54 - 5:00)
Tatil köyü. İngilizler bak şemsiye kollar. Hep kumların üzerine taşların üzerinde otururlar.
(5:00 - 5:07)
Ben buraya tatil köyü yapayım. Gelsin İngilizler otelde kalsınlar. Annem de köy yerinde.
(5:08 - 5:12)
Aman oğlum sen de şaşırttın. Ne söyleyeceksin. Nedir be bu otel davası.
(5:12 - 5:19)
Ekini haşe zeytin, ekini bal. Bal ekelim dedi. Demek ki içinde vardı turizm.
(5:19 - 5:27)
Anlına yazılmıştı. 74'te. O da zaten 2-3 sene üniversiteyi bitirdi.
(5:27 - 5:34)
Ve çalışırdı İngiliz üslerinde. Ondan sonra geldi buraya. Çıktı karşısına.
(5:34 - 5:40)
Orası. Önü açıldı. İmkanlar büyük bir imkansızlığın içinde aslında.
(5:40 - 5:44)
Buraya geldi abicim. Çok çalıştı. Kendinden verdi.
(5:45 - 5:58)
Hep kendinden verdi. Herkese saygı çerçevesinde. Hiçbir zaman kendini geldikten sonra o
ileri adımlara geldikten sonra hiçbir zaman geçmişini unutmadı.
(5:58 - 6:09)
Sürekli geçmişini anlattı. Büyük bir özlemle. Ama geçmişinden mutluluk duyarak anlattı.
(6:09 - 6:13)
Öyleydik. Orada yaşardık. Bunu yerdik.
(6:13 - 6:19)
Anneciğim bize bunu yapardı. Bunu mutlulukla anladırdı hep. Hep oturduğumuzda da.
(6:19 - 6:28)
Bir laf daha aramasam kendini hemen arattırırdı. Özay unuttun beni. Unutur muyum abi
seni? Unutulacak insan mısın sen? Baba gibi.
(6:28 - 6:34)
Bütün ailenin babası. Abilerim. En büyük günah yapayım.
(6:34 - 6:43)
Benden 20 yaş büyük o. O da 6 yaş arası. Hep annem derdi ara verildi. İkinci çocuk isterik
olmadı.
(6:43 - 6:48)
Hay annem anladır bunu. Ondan sonra o dünyaya geldi. İyi ki de geldi.
(6:49 - 7:01)
Çok güzel işler bu memlekete çok güzel katkılar oldu. Herkesi sevdi. Hiçbir zaman ayrı bir ofis
yapmadı kendisine.
Hep giderdik. Lobide bulurduk kendini. Köşede otururduk.
(7:01 - 7:07)
Ama herkes orada. Bahçecileri de orada. Çalışanları da orada.
(7:07 - 7:14)
Biz de. Onlar bizi görünce çekilirlerdi. Biz konuşurduk kardeş kardeşe.
(7:14 - 7:20)
Büyük bir sevgi. Sevgi vardı. Tamamen yani beklentisiz bir sevgi.
(7:20 - 7:25)
Menfaatsiz bir sevgi. Herkesi sevdi. Herkese kucak açtı.
(7:25 - 7:31)
Bu ülkeye de çalışanlarına da. Herkese kucak açtı. Ben 3 yaşındaydım.
(7:31 - 7:35)
Ya daha önce bahsettim. Üniversiteye gittim. O hep anlatırdı bana.
(7:36 - 7:46)
Sen 3 yaşındaydın ben de kaçtım üniversiteye. Sürekli yazardım mektuba. Özay'ın çıbanları
geçti mi? Özay'ın çıbanları geçti mi? Ne yapayım ben çıbanlıydım.
(7:47 - 7:53)
Ne bileyim üstüm başım doldurdu çıban der. Demek ki kızamık çıkartmışım. Veya su çiçeği
çıkartmışım.
(7:53 - 7:58)
Onu anlatır. Ama mektup 2 sene sonra geldi. Her şeysini özlüyorum.
(7:59 - 8:04)
Her şeysini özlüyorum. Onunla konuşmak. Yani bana çok iyi gelirdi.
(8:05 - 8:09)
Seni seviyorum seviyorum seviyorum. Her zaman söyledim. Yine bunu söylerim.
(8:10 - 8:15)
Burada olsa yanımda. Her zaman söylediğim gibi. Seni seviyorum abicim.
(8:16 - 8:19)
Seni seviyorum. Biliyorum Özay'cım. Ben de seni derdi.
(8:20 - 8:26)
Ben de seni. Bir şey istiyor musun? İstemiyorum abi. Hiçbir şey istemiyorum.
(8:27 - 8:31)
Sen içime yalnız bakma. Dedi bana. İçime sakın yalnız bakma.
(8:32 - 8:37)
Ne zaman istedilerse yanlarındayım abicim. İçim bunu çok iyi biliyor. İçim de biliyor.
(8:38 - 8:45)
Sevildiğimi. Yanında olduğumu. Yani yeni nesilleri de istiyorum.
(8:46 - 8:53)
Benim çocuklarımı, torunlarımı da istiyorum. Onun kadar yoktan var etsinler. Çalışkan
olsunlar.
(8:54 - 8:59)
Herkesi sevsinler. İşlerine takip etsinler. Üretken olsunlar.
(8:59 - 9:06)
Üretmeyi çok seviyorum ben de. Herkese tavsiye ederim bunu. Yani bu okumakla olmaz.
(9:07 - 9:11)
İçinden gelir insanın. İçinden gelir. Eğitim bir yere kadar alıyorsun.
(9:11 - 9:19)
18 yaşına kadar. Aile terbiyesini 18 yaşına kadar alıyorsun. Ondan sonra artık kendini
geliştireceksin.
(9:19 - 9:29)
Ama bu da nasıl olur kendini geliştirmek? Çalışmakla. Üretmekle. Hiçbir zaman abicim bir
başka ülkeye yatırım yapmayı düşünmedi.
(9:29 - 9:34)
Ne kadar güzel bir şey. Bir ev almadı. O kadar güzel İtalyalar var, İngiltereler var.
(9:35 - 9:39)
Herkesler aldı. O almadı. Ben ülkemi seviyorum dedi bana.
(9:41 - 9:46)
Benim ne kazanırsam bu ülkede yatırım yapacağım. Herkes faydalansın. Özay bak.
(9:46 - 9:54)
Kaç kişi ekmek yer buradan? Ne güzel bir şey. Her zaman çalışın, sevin. Sevilin derdi.
(9:55 - 10:04)
Çok büyük bir insandır. Büyük bir insandır. Keşke daha çok öyle o şekilde insanlar gelsin.
(10:05 - 10:09)
Var. Var. Onun gibi insan olsunlar.
(10:10 - 10:16)
Herkesi sevsinler. Küçük görmesinler. Fakire yardım etsinler.
(10:17 - 10:23)
Açık gördüğün birini yanında ister kursun. Ona destek olsunlar. Destek olsunlar.
(10:23 - 10:36)
Tek kelimeyle büyük insandır abicim. Keşke daha da çok bu kadar işleri, işlerine kendisini
verirken daha çok zaman ayırsaydı. Bize daha çok buluşsaydık.
(10:36 - 10:44)
Yesek, içsek, yatsak, kalksak birlikte. İçimde var. Keşke daha çok bize zaman ayırabilseydi.
(10:44 - 10:49)
Ama o kadar yoğundu ki ayıramazdı. Zaman. O kadar yoğundu.
(10:49 - 11:06)
Telefonda bile aradığım zaman. Özay sonra arayacağım seni, tamam? Tamam abi. 1 saat, 2
saat, bazen 3 saat sonra arardı beni.
Arattırırdı. Bir de telefon hiçbir zaman taşımadı yanında. Böyle çeşit çeşit telefonlar.
(11:06 - 11:13)
Hiçbir zaman. Ben resepsiyonu arıyorum. Abicimi bağlar mısınız? Özay Hanım biraz bekleyin
derler.
(11:13 - 11:21)
Ondan sonra dönerler ve o tamam getirin, götürürler. Telefonu o şekilde konuştu. Hiçbir
zaman bir telefonu olmadı.
(11:21 - 12:13)
O çok rahattır. Rahat uyudu. Çünkü biliyordu oğlundan da, kızından da garanti bunları
yürütüleceğini.
Hatta torunlarına da çok güvenirdi. Ardandan, Arhan'dan da çok güveniyordu onlara da,
torunlarına da. Azra'yı, Azra'yı da çok akıllıdır be Özay bu Azra, ha? Çok akıllıdır.
Profesördür be Özay, derdi bana. Suyu zaten su. En ilk torunu.
Onu apayrı. Arhan'ımız, Arhan en küçük. Derdi, “Özay bu bize benzer, ha? Boylu poslu bu iri
yarı.”
Babam, amcalarım iri yarı. Hep ona ayrı böyle küçücüktür diye. Ayrı bir şeyi var.
Sürekli Arhan, Ardan torunları ve arkasında baktığı bu mirasın çok daha ileriye gideceğini o
da biliyordu. Ben de biliyorum. Biliyorum.
(12:14 - 12:26)
Herkes de bilir zaten. Çok çalışkan çocuklar meydanda, içim, dimağı. İşlerinde, çok güzel
evlerinde, işlerinde çok düzgün insanlar yetiştirdi zaten.
(12:26 - 12:28)
Düzgün çocuklar yetiştirdi.